Prof. Dr. Cihan Aksoy'dan Dr. Hüseyin Nazlıkul’a açık mektup!
Değerli Dostum, Kıymetli bilim adamı Dr. Hüseyin Nazlıkul’a açık mektup!

30 yılı aşan, “birçoklarına göre başarılı sayılabilecek” bir
hekimlik yaşantımın sonunda tanıştık seninle. Tıp Profesörlüğünde 10 yılı çoktan
devirmiş bir öğretim üyesi olarak “felsefi konulara mı dalmalı, tıp tarihi mi
yazmalı, hastalara ve öğrencilerime nasıl hala yararlı olmalı?” diye düşünürken
bir televizyon programına çağırdın beni. Ne keyifli bir sohbetti o! Karşımda
biraz bozuk, ama sempatik Türkçesiyle, ömrünü yurtdışında geçirmiş, nedense
Doçent Doktor olduğunu söylemekten sıkılan, Hüseyin Nazlıkul diye biri vardı ama
sanki aynı yerde okumuş, aynı hastalara bakmışız, aynı sıkıntıları hissetmişiz
gibiydik. Konuştuğum kişi benim branşımla ilgili bilimsel konulara bile son
derece hakim, çağdaş, aynı bilimsel dili konuşan, aynı düşünceleri paylaşan bir
ciddi bilim adamıydı. üstelik yurtdışında tamamlayıcı tıp uzmanlığını almıştı.
Oysa 15 yıl önceden beri tanıdığım birçok tamamlayıcı tıpçı, ya
benim çin felsefesini öğrenmem gerektiğini ve hiçbir şekilde anatomi bilgimle
bağdaşmayan “mesane meridyeni”nin varlığına inanmam gerektiğini söyledi ya da
Hint felsefesine inanmamı ve “üçüncü göz” ve “şakralarımın” olduğunu (her ne
kadar bunların anatomik olarak gösterilemiyor ise de?) ya da elleriyle enerjimi
ölçüp azalan yerlere takviye yaptıklarını vs. anlatmaya çalıştı. üstelik benim
bir şey söylememe gerek kalmadan hangi meslektaşlarının “Şaklaban” olduğunu
falan anlatıyorlardı. Zaman zaman yararlı olabildiklerini gözlemlediğim bu
meslektaşlarımla aynı dili konuşamamanın sıkıntısını yaşıyordum, etkilerinin
birçoğunun plasebo ile açıklanamayacak kadar fazla olduğunu gözlemliyor, ancak
ömrümü verdiğim mantık ve pozitif bilime dayalı modern tıp biliminin bu
yapılanları açıklaması gerektiğini düşünüyordum -hala da böyle düşünüyorum-. Sen
de tamamlayıcı tıbba yıllarını vermiş biri olarak bana hak veriyordun. çok
ilginç bir durumdu.
Seninle daha sonraları pek çok kereler muhtelif bilimsel
vesilelerle bir araya geldik. özellikle benim başkanlığını yaptığım Ulusal
Rehabilitasyon Kongresindeki destek ve katkın için bir kez daha teşekkürler. Bu
yıl haziran ayındaki Dünya Rehabilitasyon Kongresinde de sen ve dostlarını
görmek istiyoruz.
Ancak özellikle 28–31 Ağustos 2008’de başkanlığını yaptığın III.
Bodrum Nöralterapi Konferansından sonra “evreka” diyebileceğimi hissettirdin.
Bilimsel anlamda doyurucu, sosyal yönü son derece güzel ve güçlü, dayanışma ve
dostluğun, bilimsel yönü etkilemediği, tüm soru ve tartışmalara açık yanıtlar
bulabildiğimiz, pratik “hands on” uygulamaların üst düzeyde olduğu muhteşem bir
toplantıydı. Hiçbir bilgini gizlemeden, zaman elverdiğince maksimum bilgi ve
deneyimini nakletmeye çalıştığın, saygı ve sevgi dolu ilişkilerin en üst düzeyde
olduğu bu tür sempozyumların çok daha geniş katılımlarla tekrarlanması gerek.
Biliyorum sen ve organizasyon kurulundaki et-tırnak örneği ekip arkadaşların bu
özveriyi tekrarlayacaksınız. Davetin için teşekkürler; Eğiticilerden hiçbir şey
saklanılmaz, paylaşılır inancı ile bilgisayarındaki tüm notları ve bilgini
benimle paylaştığın için teşekkürler. özverin için teşekkürler. Ve bir teşekkür
ve tebrik te davetinle izleyebildiğim son birkaç hafta sonunu verdiğin son
nöralterapi ve GçT’ye (Geleneksel çin Tıbbı) nöralterapi bakışını işlediğin
kurslarına ilişkin. Her iki kurs ta gerek pratik gerekse teorik doyuruculuğu,
bilimselliği, soruya ve paylaşımlara açık yapıları ile çok yararlı oldu.
Katıldığım birçok kurs arasında işte bu diyebileceğim, eğitimin tam anlamıyla
hakkının verdiğin kurslar oldular. Bu nedenle nöralterapinin ülkemizdeki önderi
olarak hep olumlu ve güzel sözlerle anılacaksın. Bilimselliğin ilk şartı
bilgiyi gizlememektir. Bunu sende gözledim. Senin maksimum düzeyde vermeye
çabaladığın bilgi ve deneyimlerin katlanarak çoğalacak ve bilimin pozitif
süzgecinden süzülerek gelen uygulamalar tıp bilim tarihindeki yerini alacaktır.
Tamamlayıcı tıbbın ülkemizdeki yerini daha iyi gözlemleyebilmen
için sana biraz benim yaşantımdan ve arayışlarımdan bahsetmek istiyorum. Böylece
Türk insanına ve Türk tıbbına yaptığın katkının önemini ve benim sana verdiğim
önemi ve değeri, Türk hekimlerinin sana vermeleri gerektiğine inandığım değeri
biraz daha iyi anlayabilirsin. Zira sen getirdiğin bilimsel bakış açınla
tamamlayıcı tıbbın birçok dalında birçok insana örnek oluyor yol gösteriyorsun.
Tıp fakültesine başladığım ilk yıllardan beri, hastalarıma nasıl
daha yararlı olurum düşüncesi beynimi kemiren soruların başında geliyordu. Yalan söyleyemeyen davranış ve bakışları,
objektif muayene bulguları ve ağırlıklı olarak vejetatif sinir sisteminin
reaksiyonlarına bakarak tanı koymaya çalıştığımız miniklerin sorunlarını
çözmeye, daha doğrusu onların beden dillerinin ne anlattığını anlamaya çalışmak
bana oldukça cazip gelmişti. Bu amaçla önce babamın uzmanlık dalı olan çocuk
sağlığı ve hastalıkları ihtisasını hedefledim ve İstanbul’da bir üniversite
hastanesinin sınavını kazandım. Ancak daha ihtisasın ilk yılında gençlik
dönemimin ateşli duyguları ve isyankârlığı içinde bir olaydan etkilenip –emin
değilim ama sanırım bir hastanın
vejetatif sinir sisteminin dilinden anlamadığımı ve anlayamayacağımı
hissetmiştim- ihtisası sürdürmeyip askere gitmeye karar verdim.
Askerlik dönüşü duygularım değişmişti. Daha somut bir şeyler
yapmak istiyordum. üniversitedeki nöroşirurji hocamın Sağlık Bakanlığına bağlı
bir devlet hastanesine şef olarak atandığını ve boş kadro olduğunu öğrenince
devlet ihtisas sınavlarına başvurdum. İzmir’de iki buçuk yıl süren ve günaşırı
nöbetler nedeniyle düşünme zamanı bile bulamadığım nöroşirurji ihtisasım,
hocanın yurt dışına gitmesi nedeniyle, en iyi merkez olduğunu duyarak sınavına
katıldığım İstanbul Tıp Fakültesi Nöroşirurji Kürsüsünde devam etti. Ancak
burada da aradığımı bulamadığımı anlamıştım. Fizik tedavi ve Rehabilitasyon
kürsüsünde (adı hemen sonra tam ABD deki gibi olsun diye Fiziksel Tıp ve
Rehabilitasyon Anabilim Dalı olarak değişti) bizim ameliyat önerdiğimiz hastaların bir
kısmının ameliyatsız iyileştirildiklerini öğrendim ve açılan ilk kadro
sınavına başvurdum. Refleks tedavi
kavramı ile ilk tanışmam gerçek anlamda olmamakla beraber burada oldu. Ancak
ihtisas, sonrasında başasistanlık teklifi, başasistanlığın ancak yaşayanın
bileceği çalışma temposu, ardından kariyer çabaları, branşa ait sürekli yeni
bilgi depolama ve kendini kanıtlama çabası, yayınlar… Ve doçentlik. Bu dönemler
daha çok düşünebilme ve yorumlayabilme değil öğrenebilme günleri olarak geçti.
1990 yılında Avusturya hükümetinden bursla doçent olarak
gittiğim Leopold-Franzens-Universität Innsbruck’ta (Şimdi adı Innsbruck Tıp
üniversitesi olarak ayrıldı) ülkemde hala eksikliğini bildiğim intensif ve
kronik nörorehabilitasyon konusunda çalıştım. Bu yöndeki çalışmalarım sırasında
tesadüfen tanıştığım refleks terapiler
konusunda önemli tıp otörleri olan Dr. Bobath, Dr.Lewitt, Dr. Tilsche gibi
hocaların fonksiyonel bozukluk kavramını nasıl önemsediklerini gözledim. Bir
fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanı olarak adını hiç duymadığım manuel
terapiyi orada tanıdım ve önemli sorularımın birisinin yanıtını orada buldum.
“Aynı organik bulgular aynı insanda
farklı zamanlarda çok farklı semptomlara yol açabilir. Yine aynı organik
bulgular bir kişinin yaşamını olağanüstü etkilerken bir diğerini hiç
etkilemeyebilirler. Yakınmalar MRI gibi çok ileri görüntüleme yöntemleri ile
bile klinik bulgularla çoğu kere örtüşmezler, zira sorun genellikle
fonksiyoneldir. Aynı disk hernileri,
spondilozlar, artrozlar gibi… Fonksiyon bozukluğu ağrıyı, ağrı ise fonksiyon
bozukluğunu çağrıştırır. Manuel Tıp eğitimini bundan sonra hiç bırakmadım.
İlk yıllarda bir kez parmağımı, bir kez sırt omurumu kırdım, birkaç kere de
çıkık yaşadım, ama hastalara verdiğim yararı görerek eğitimimi sürdürdüm. Manuel
tıbbın ayrılmaz bir parçası olan nöromusküler terapi teknikleri, Mitchell’in kas
enerjisi teknikleri, Janda’nın öğretileri, otonom sinir sistemi ve organların
lokomotor sistem muayenesi ile ilişkileri konusunda önemli soru işaretleri
oluşturdu. Branşım nedeniyle lokomotor sistem dışı sorunlara uzak kalmanın
gerekliliğine inandığımdan manuel terapi - organ ilişkisinde gözlerimi kapatmayı
tercih ettim, zira yeterince iyi bilmediğim organ fonksiyon bozukluklarını
yorumlamakta tarafsız olmayabilirdim.
1990–91’li yıllarda misafir öğretim üyesi sıfatıyla çalıştığım
Viyana, Graz, Linz ve Innsbruck’ta Peter Dosch’un öncülüğünü yaptığı
nöralterapiye yönelik Berlin Sağlık Otoritesinin 1986’da verdiği “kişisel
görüştür” kararının spekülasyonu sürmekteydi. Buna rağmen birçok hekim hala
ağrılı bölgelere “nedenini tam olarak açıklayamaksızın” yaptığı lokal anestezik,
kafein ve muhtelif vazodilatatör ilaçlarla hastalar arasında popülaritelerini
arttırıyorlardı. Bu yıllarda “Wall ve Melzac’ın kapı kontrol teorisi” ve
ardından “Endojen Opiat teorileri” birçok refleks tedavinin etkisine ışık
tutuyordu ancak yetersiz kalıyordu.
1991’de Türkiye’ye döndükten hemen sonra İstanbul Tıp Fakültesi
Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim dalı bünyesine kurduğum enjeksiyon
polikliniğinde skopi altında eklem içi, spinal, epidural, kaudal, faset…
enjeksiyonlarını gerçekleştirirken ağrılı bölgelere intrakutan lokal
anestetikleri (prilocain, bupivocain…) ne bulursak yapıyor ve hastaların bir
kısmının yarar gördüklerini gözlemliyorduk. Bu çok ağrı uyaran iğnelere de şirin
bir isim vermiştik “Arı iğneleri”. Aslında bizden önceki jenerasyon
hocalarımızın da bu tür enjeksiyonlar yaptıklarını, bunun için fabrikalara özel
kodein, kafein ve içeriğini tam bilemediğimiz kombinasyonlu ampuller
hazırlattıklarını da öğrenmiştik. Ancak kanıta dayalı tıp ölçütleri içinde
yayın olmadığından ve ampuller tükenmekte olduğundan –sürüm ve kâr yetersizse
sanayi üretmiyordu- büyük ölçüde terk etmişlerdi. “Yararını gözlemlediğim birçok tedavinin
modern tıp ölçütü sayılan kanıta dayalı tıp (KDT) ölçekleri içerisinde
istatistiksel anlamsız bulunması, hatta birçok fizik tedavi modalitesinin KDT’ye
göre anlamsız bulunması beni oldukça rahatsız etmekteydi. Ancak çağdaş
hekimlik, “bir yandan hastalık yok, hasta var“ diyor diğer yandan insanların
duyularından ziyade objektif istatistiklere değer veriyordu. Yani giderek “hasta yok hastalık var”
düşüncesine dönmüştük. Ancak farkında olmadığımızı sezinliyordum. Modern
tıbbın haklı olduğu yönler kuşkusuz çoğunlukta olmakla beraber, plasebo korkusu
hepimizde takıntı halini almıştı. Ayrıca ilaç dışı tedavi yöntemlerini
istatistikselleştirmede muhtemel eksiklikler vardı. Bunun yanı sıra bilimsel tıbbi çalışmaların etik kurallar
çerçevesinde ilerletilmesi çok önemli olmakla beraber, zarar vermeyeceği aşikar
olan tedavilerin bile faz 3 çalışması kabul edilerek hasta başı yüzlerce lirayı
aşan maliyetler getirmesi güçlü ilaç firmalarının dışında ciddi tedavi
çalışmalarını çok zorlaştırmakta idi.
İşte KDT’nin katı ve olabildiğince sınırlandırılmış kuralları
nedeniyle anlamlı bulunabilecek bazı tedavileri anlamsız ilan etmekte olduğunun
farkına varan birçok hekim gibi ben de olumlu sonuçlarını gözlediğim hastalar
nedeniyle birtakım yorumlarla gözleme dayalı tedavi yaklaşımlarına sıcak bakmaya
başladım. Kariyerimin ilk aşamasında diğer “bilmediği hiçbir tedavinin bilimsel
olmayacağı” düşüncesinde olan çoğu benden kıdemli meslektaşlarım tarafından
aşağılanmak pahasına, tamamlayıcı tedavilerin etkili olabileceğini, “bilimselliğin hemen kabul etmek
olmadığını, ancak bilmediğim şeyleri reddetmekte olmadığı” savı ile
yumuşatmalarda bulunma çabası içine girdim. Ancak bir yandan da genelde,
“aslında keşfedileni keşfetmek anlamındaki gerçek” bilimsel araştırmaları
sürdürüyor, kariyerimin gerektirdiği görevlerimi yerine getiriyordum. Zira “Batı” tıbbının hoş gördüğü veya
öngördüğü çalışmalarım yeterli olmazsa “bilmediği şeyler hakkında fikir sahibi
olan meslektaşlarımca”, “şarlatan” ilan edilip sistem dışına itilmek gibi bir
risk olduğu öğrenmiştim.
Bu arada tamamlayıcı tıpla ilgili batı ölçeğinde bilimsel
çalışma ve derlemeler yapmaya çalıştı isem de bu çabalarım yeterli olmadı.
Tamamlayıcı tıbba ilişkin çalışmalar yetersiz metodoloji içeriyordu ya da
istatistikler anlam yükleyemiyorlardı. Zira tüm yapı ilaç sanayi ve win/win
sistemine yönelik olarak geliştirilmişti. Bazı tamamlayıcı tıp yöntemlerini
öğrenmeye çalıştığım ve tamamlayıcı tıp ustası olduğunu bildiğim
meslektaşlarımın yaklaşımları da beni sıkıntıya sokuyordu. Zira örneğin
akupunkturun nasıl etki ettiğini anlamaya çalıştığımda karşıma çıkan yanıt: 25
yılı aşan süredeki eğitimini ve tüm “bildiğini unut, felsefe önemlidir, bunu
ezberle, böbrek meridyeni saat 17.00-19.00 arası aktiftir ve ayak tabanındaki şu
nokta “böbrek 2” ya da “doğal ova noktası” adını alır, burayı iğnelemek
ejekülatio precoxu engeller, bu 5000 yıllık deneyimdir” tarzındaki yorumlardan
ibaretti.
Batı tıbbında esas olan
evrensel mantıktır ve bilim, subjektif veriler ve felsefe üzerine değil objektif
veriler üzerine kurulmalıdır. Bilim mantık çerçevesinde yorum yapmayı ve
objektif verilere uygun hipotezlerle tarafsız arındırılmış gözlemlerle hareket
etmeyi öngörür. Bu kurallara uyulduğu sürece bilimsel olunabilinir, öyleyse
yapılan ve yararı olduğu iddia edilen tedavilerin hem yararı hem de nasıl etki
ettiği bilim ve bilgilerimiz açıklanabilmeliydi. Bilimsel yöntemlerle bilimselliği
kanıtlanamayan hiçbir yöntem bilimsel olamaz, aklın yolu da bir ise bu felsefeye
dayalı tedavilerin etkin olabilmesinin tek yolu tatminkâr bilimsel bir dayanak
bulunana kadar plasebo etkiden geçiyordu. Ancak bu kadar başarının sadece
plaseboya dayandırılması da mantıklı değildi. Böylece eğitimini en kolay elde
edebileceğim bir tamamlayıcı tıp yönteminden “akupunkturdan” vazgeçtim.
Batı tıbbında yeterince bilimsel yayın yapıp, Türkiye Fizik
Tedavi ve Rehabilitasyon Derneği genel başkanlığı ve Türk FTR Board yeterlilik
(akredizasyon kurulu) üyeliği gibi görevlerde bulunup yeterli bilimsel ve
kişisel saygınlığa ulaştıktan sonra bir gurup meslektaşımla beraber Tamamlayıcı
ve Destekleyici Tıp Derneğinin kuruluşunda yer aldım ve kurucu başkanı oldum.
Bu aşamadan sonra bağlı bulunduğum üniversitem ve anabilim
dalımdan onay alarak 2003 yılında “Tamamlayıcı Destekleyici Tıp Mezuniyet
Sonrası Eğitim Sempozyumunu” düzenledim. Oldukça ilgi gördü ve bir yıl sonra
anladığım anlamadığım tamamlayıcı tıp dallarında ülkemizde tanınan önemli
isimlerle ön görüşme yapıp, batı tıbbı mantığında konuşma ve eğitim programı
düzenleyebilecek Yogadan Thai-chiye, chiropraksiden fitoterapiye tüm ilgilileri
ve Türkiye’deki hemen tüm fizik tedavi anabilim dalındaki kürsü başkanları ve
klinik şeflerini davet ederek 04/04/ 2004’te asistan, başasistan ve
doçentlerimle birlikte “2. Lokomotor Sistem Hastalıklarında Temel Tamamlayıcı ve
Destekleyici Tıp Sempozyumunu” düzenledim. 900’e yakın hekim katılımı ile
gerçekleşen bu toplantı, camiada geniş yankı ve ilgi uyandırdı. Tamamlayıcı
tıbbın ayıp bir şey olmadığı ancak daha bilimsel kriterlere uyan mekanizmalara
ihtiyaç duyulduğu anlayışı ortaya çıktı. Yani tamamlayıcı tıbbın yararlı
olabileceğine inanılmaya başlandı. Bu arada modern tıp yaklaşımlarına ilişkin
(örneğin ankilozan spondilitte modern tedaviler, enflamasyonda COX ve LOX’ların
yeri vs.) konferans vermek üzere gittiğim özbekistan ve Azerbeycan’da cübbe
giydirildiğim veya onursal bazı titrler aldığım için dostluklar geliştirmiş ve o
yörelerdeki farklı yaklaşımları gözleme imkanı bulmuştum. Bir sonraki yıl
tekrarlamak üzere yola çıktığımızda bazı meslektaşlarımızın engelleme ve güdümlü
veya bilinçsiz bazı derneklerin vetoları ilaç firmalarına yansıdı ve katılım 350
kişi civarında kaldı. Ancak bu toplantıya birçok bağımsız devletler, doğu
ülkesinden meslektaşlarımızı da davet etmiştik, katıldılar ve bir sonraki
toplantının Rusya’da olmasına kararı verildi. 2006’da Adler Bölgesi Sağlık
Bakanı Horoshilov ve Dünya Dostluk üniversitesinden Prof. Tumanova ile birlikte
Eşbaşkanı olduğum Sochi’de Türkiye’den 300 hekimin katılımı ile yapılan
Uluslararası Temel Tamamlayıcı Destekleyici Tıp Kongresinde yörede otonom sinir sistemine verilen önemi ve
bu temelde yapılan farklı tedavileri gözleme şansı buldum.
Yine de eğitimini aldığım bilimsel platformda açıklayamadığım
teoriler beni rahatsız ediyordu. Manuel tıp açısından, fitoterapi açısından,
ozon oksijen tedavisi açısından çok sorun yoktu ama diğer tamamlayıcı tıp
sistemlerinin mantığını çözmekte zorlanıyordum.
İşte seninle
karşılaşmamız, otonom sinir sisteminin anatomofizyolojisini anlamama ve modern
bilim ile birçok tamamlayıcı tıbbın mekanizmalarını çözebileceğimiz
konusunda ümitli olmama yol açtı.
Umuyor hatta biliyorum ki, senin tartışmaya açık, bilimsel bakış
açınla ve gönülden cömertçe paylaştığın birikimlerinle birlikte modern bilimin
ışığında insanlara gerçekten yararlı olabilecek bir çok tedaviyi yorumlayabilir,
deli saçması bazı girişimlerin önüne geçebilir ve hak edenin hak kettiği yere
gelmesine yardımcı olacak bir üniversite Tamamlayıcı tıp kürsüsünün kuruluşunu
–başta sen olmak üzere gönül veren birçok dostumun destekleriyle-
gerçekleştirebileceğim.
Her şey için teşekkür ederim, Hüseyin Hocam.
Seni izlemeyi, feyzalmayı sürdüreceğim.
Prof. Dr. Cihan Aksoy
İ.ü..İstanbul Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp Ve Rehabilitasyon
Anabilim Dalı ;
Tetad (Temel Tamamlayıcı Destekleyici Tıp Derneği) Başkanı;
Manuel Tıp Derneği Başkanı;
| 9989 okunma | 2010-01-13